ORTADOĞU ve BALKAN İNCELEMELERİ

 

VAKFI (0BİV)

 

 

 

DSA Grubu*

 

 

 

 

 

 

 

NO: 51   Küreselleşme ve Güvenlik 2

 

 

 

 

 

28 Ocak 2008

 

 

 

GÜVENLİK ve TÜRKİYE

 

Güvenlik, tarih boyunca anlam ve içeriği değişikliğe uğramış ve devamlı da gelişme gösteren bir kavramdır. Ulus – devletlerin kurulması döneminde güvenlik esas itibarile ülkeyi ve vatandaşları iç ve dış düşmanlara karşı polis ve silahlı kuvvetlerle savunmayı amaçlar iken bugün güvenlik kavramının askeri alanın dışında siyasi, sosyo-kültürel, ekonomik, enerji, teknoloji, tabii kaynaklar, çevre gibi alanları da kapsamı içine aldığı görülmektedir. Bunlara tabiatı ile dış dünyadaki gelişmeleri, uluslararası ve bölgesel tehditleri de ilave etmek uygun olacaktır.

 

1990’lar “savunma”dan “güvenlik” anlayışına geçiş yıllarıdır. Soğuk Savaş sırasında “güvenlik” duygusu yanında dikkatler “savunma” kavramına odaklanmıştı. ABD ile silâh yarışında ekonomik gücü yetersiz kalan, köklü reformlara yöneldiğinde ise iç dengesi bozulup çöken Sovyetler Birliği’nin yerini alan Rusya Federasyonu’nun bir tehdit olmaktan çıkışı “güvenlik” anlayışını yeniden ön plana çıkarmıştır.

 

 

 

*Dış politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi(E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk.Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral (E), M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral(E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Candemir Önhon Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E), Aytaç Yalman Orgeneral(E),

 

Adres: Kasap Veli Sokak No:10 34668 Üsküdar/İstanbul

Tel: 0216 553 41 58 Faks: 0216 310 82 42

Web: www.obiv.org.tr  e-mail: info@obiv.org.tr

 

Uluslararası güvenliği genelde büyük devletlerin karşılıklı etkileşimiyle oluşan “güç dengesi” belirlemiştir. 21.Yüzyılda ise “çıkar dengesi”nden söz edilmektedir. Varşova Paktı dağılmış, eski hasımlarıyla bağlantılar kuran NATO ittifakı yöresel çatışmaları kontrol işlevini üstlenmeye başlamıştır. Gücünün sınırlarını sınayan, ABD’nin tek taraflı girişimlerinin etkisinde, dünyanın yeni bir düzene doğru kaydığından söz edilebilir. Küreselleşme çatısı altında oluşan bu gelişimi, büyük atılım yapan Çin ve Hindistan’ın birer güç olarak ortaya çıkmasına ilave olarak AB ve diğer bazı ülkelerin bütünleşme hareketleri de bir ölçüde etkileyebilir.    

 

Bugün dünya dengelerinde rol oynıyan güçler ise, silâhlanma yanında, bankacılık, ekonomi,  AR-GE (Araştırma-Geliştirme), enerji bağımsızlığı ve bilişim alt yapısına göre şekillenmiş yönetimleriyle çağa uyum sağlamış devletlerdir. Tek başına başarıyı yakalamada zorlanan ülkeler bütünleşme hareketlerine yönelmektedir.

 

Avrupa’nın eski gücü kalmamıştır. Zafiyet bütünleşmeye doğru atılan adımlarla telâfi edilmeye çalışılmaktadır. Bu öncelikle ekonomik alanda görülmektedir. Savunma ve güvenlik alanlarında da AGSP (Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası) girişimi başlatılmıştır. Bu girişimin “Atlantik Ortaklığı” kavramını zedeliyerek, ABD’nin Avrupa’dan çekilmesine yol açması ihtimali kuşku yaratmaktadır. AB kuvvetlerinin çapı ve siyasi birliğinin geleceği düzey bu kuşkuların ne derece geçerli olduğunu gösterecektir. Şu aşamada AB’nin kurmakta olduğu kısıtlı askeri gücün NATO ve ABD desteği olmadan kullanılması olası gözükmemektedir.

 

Bir tehdide karşı savunma amacıyla kurulan NATO ittifakının, tehdit kalktıktan sonra aynı şekilde işlevine devamı inandırıcı olamaz. Ancak, transatlantik bağın korunması önem taşımaktadır. NATO ittifakı ilk haliyle, alan-dışı harekâta cevaz vermiyordu. 1999 yılında kabul edilen stratejik kavramda, 5.maddeye çağrışım ve “itibari 5.madde (non-article 5)” başlığı altında, “NATO bölgesi etrafındaki belirsizlik, istikrarsızlık ve mevzii krizler”e müdahale yeni bir görev olarak tanımlanmıştır.

 

TÜRKİYE’NİN GÜVENLİĞİNE İLİŞKİN ETKENLER

 

Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin güvenliği esas itibariyle NATO çerçevesinde sağlanmakla beraber çeşitli önemde ikili sorunlarla (Ege, Kıbrıs, PKK) da Türkiye tek başına baş etmeğe çalışmıştır. Sovyet tehdidinin ortadan kalkması ile Soğuk Savaşın sona ermesi, asimetrik tehditlerin ortaya çıkması Batı ittifakı içinde Atlantiğin iki yakası arasında danışma mekanizmalarını etkilediği gibi tehdit algılamalarını da farklılaştırmıştır. ABD, KIS (Kitle İmha Silahları) ve bunların yayılması ile terörü en büyük tehdit görürken AB’nin önceliği etnik milliyetçi çatışmalara, illegal göçlere ve organize suçlara verdiği görülmektedir.

 

Bugün dünyada rakipsiz kalan ABD’nin, gerek AB’yi gerek uluslararası kuruluşları gözardı ederek bazı inisiyatifler alması uluslararası kamuoyunda endişe ve tepkilere neden olmuş ve olmaktadır. Bunu, bir ölçüde dengelemek üzere AB ülkelerinin de caydırıcı bir güç geliştirmeye yöneldikleri bilinmektedir. Gerek bugünkü uluslararası konjonktür ve gerekse küreselleşmenin güvenlik anlayışına getirdiği boyut çerçevesinde tek kutuplu dünyada Türkiye’nin başta NATO ve AB olmak üzere uluslararası ve bölgesel alanda işbirliği gayretlerini çeşitlendirerek arttırması önem kazanmaktadır.

 

Soğuk savaş sonunda bocalama geçiren Rusya son zamanlarda yürüttüğü politikalar ve petrol nedenile elde ettiği büyük kazançlarla uluslararası alanda ağırlığını arttırma peşindedir. Halen ortak sınırımız bulunmayan Rusya ile ilişkilerimizin geliştirilmesi gerekli olmakla beraber her şeye rağmen güvenlik açısından NATO şemsiyesi ve caydırma gücünün devamı önemlidir.

 

Türkiye coğrafi olarak din kökenli terrorizmin, milliyetçi ve etnik başkaldırı ve çatışmaların, kitle imha silahlarının yayılma eğilimi gösterdiği bir bölgede yer almaktadır. Türkiye’nin dokuz komşusu ile büyük kısmı dağlık ve koruması güç 2753km. kara sınırı ve ayrıca 8333km. de deniz hududu vardır. Oldukça eşsiz bu coğrafi veriler Türkiye’nin maruz kaldığı risk ve tehditlerin çok yönlülüğünü ortaya koymaktadır. Türkiye güvenliğine yönelik tehditlerin (PKK terörü, Ege Sorunları, iklim değişikliği nedenile giderek daha fazla hissedilecek sınır aşan sular konusundaki gerginlikler, illegal göç ve çeşitli kaçakçılık gibi…) bir kısmı ile esas itibarile tek başına mücadele etmek üzere hazırlıklı olmak durumundadır.

 

Doğrudan Iran ihtilali sonucu ortaya çıkan veya bundan bağımsız olarak gelişen İslami radikal akımlar günümüzde güvenlik üzerinde önemli bir tehdid oluşturmaktadır. Büyük ve yaygın bir dini kendi siyasi amaç ve gayeleri için kullanan köktendinci örgütler kadrolarını genellikle medrese gibi dini eğitim veren kurumlardan kolayca temin etmektedirler. Türkiye laik ve demokratik yapısı ile bölgesinde şeriata dayalı ve otokratik baskıcı rejimlerin tek karşıtı ve anti-tezi bir modeldir. Türkiye bölgedeki hem teokratik hem otokratik rejimlerin hedefi konumunda bir ülkedir. Hizbullah ve El Kaide’nin ülkemizde giriştiği terör eylemleri ve teröre dönüşmeden önlenen ve halen önlenmeye devam eden teşebbüsleri Türkiye’nin hassas ve nazik durumunu ortaya koymaktadır. Bu itibarla, laiklik ve hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik sistemimizin titizlikle korunması gerekli görünmektedir.

 

Afganistan’daki Sünni Taliban rejiminin yıkılması, Saddam’ın devrilmesi ile Irak’ın dengeleyici rolünü kaybetmesi, Irak’taki Şiilerin iktidar olmaları, petrol fiyatlarının rekor seviyelere varması sonucu İran’ın elinin güçlenmesi İran’ı önemli bir güç haline getirmiş, Hamas, Hizbullah, İslami Cihad gibi dinci militan gruplar vasıtasile de Orta-Doğu’daki dengeler üzerinde etkili olmasına yol açmıştır. Bu nüfuz yaygınlaşmasına ilaveten İran’ın geliştirdiği konvansiyonel silah endüstrisinin yanı sıra nükleer teknolojisini de dikkat çekici boyutlara getirmesi, ısrarla uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sürdürmesi şüphesiz Türkiye’nin güvenliği açısından önemli gelişmelerdir. Gerek bu olaylar gerek bölgede KIS’lerin yayılma tehdidi ve bunların teröristlerin eline geçme ihtimali Türkiye’nin de bir an önce ciddiyetle nükleer teknolojiye yönelmesini gündeme getirmektedir.

 

Etnik ayrılıkçı akımlar ikinci terör grubunu teşkil etmektedir. Genel olarak Soğuk Savaşın sona ermesini takiben ortaya çıkan bu ayrılıkçı akımlarla Türkiye’nin kuruluş yıllarından itibaren zaman zaman tek başına karşı karşıya geldiği hatırlanacaktır. Özellikle, Irak’ın işgalini takiben Irak genelinde ortaya çıkan kaotik durum, Kuzey Irak’taki gelişmeler ve burada konuşlanan ayrılıkçı terör örgütünün varlığını sürdürmesi ülkemiz yönünden diğer önemli bir tehdid noktasını teşkil etmektedir. 

 

Güvenlik ve istikrar yönünden büyük bir tehdit oluşturan bu radikal ve ayrılıkçı akımlarla mücadelede klasik ordu birimleri yerine giderek daha etkili profesyonel birlikler kullanılmaktadır. Türk silahlı kuvvetlerinin de bu yönde belli bir program içinde zaruri yapısal ayarlamalara yöneldiği, asimetrik harp imkan ve kabiliyetinin arttırılmasının, bu çerçevede bazı birimlerin tam profesyonel hale getirilmesinin, bu profesyonel kadroların ileri seviyede eğitilmelerinin, giderek askeri gücün motoru haline gelen modern iletişim ve diğer teknolojik imkânlarla donatılmalarının ve milli savunma sanayine dayalı modern silahlarla teçhizinin planlandığı yapılan açıklamalardan anlaşılmaktadır. Bu böyle olmakla beraber; askeri önlemlerin sadece silahlı gruplar ve eylemcilere karşı etkili olduğu, esas hedeflenmesi icap eden kalabalık kitlelerin silahlı terörist ve eylemcilerden uzaklaştırılması için bunun yeterli olmadığı, gayri askeri önlemlere ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Bu itibarla askeri önlemlerin yanı sıra içerde muhakkak surette ekonomik, sosyo-kültürel tedbirlerin ahenkli bir şekilde süratle alınması gereklidir. İçeride alınacak bu tedbirlerin uluslar arasında terörün tarifinden başlayarak geniş bir işbirliği, bilgi alış-verişi ve sorumluluk paylaşımı ile desteklenmesi, konunun uluslararası platformlarda terörü ortak mücadele konusuna dönüştürmeye çalışılması büyük önem kazanmaktadır.

 

Terör konusunda önemli bir husus da bu örgütlerin finans kaynaklarının kontrol edilmesi ve kurutulmasıdır. Terör örgütlerinin gasp, soygun eylemlerinin yanı sıra esas itibarile uyuşturucu, silah ve insan ticaret ve kaçakçılığından büyük gelirler temin ettikleri bilinmektedir. Bunun önlenmesi uluslar arasında ciddi bir işbirliğini gerektiriyorsa da milli alanda diğer kontrol önlemlerinin dışında kara ve deniz sınır güvenliğinin hiçbir fedakârlıktan kaçınmadan sağlanmasının gereği ortadadır.

 

Türkiye bilinen enerji kaynakları yönünden zengin değildir. Dışa bağımlı olup giderek daha büyük kaynaklara ihtiyaç duymaktadır. 60’lı yıllardan beri Türkiye coğrafi konumundan istifade ile ülkesinden geçen gaz ve petrol boru hatlarını çeşitlendirip arttırma yolu ile bir enerji transit ülkesi haline dönüşme gayreti içindedir. Bu konuda belirli bir ilerleme sağlanmıştır. Boru hatlarının artmasının yakın bir gelecekte Türkiye’yi önemli bir enerji nakil merkezi haline getirerek hem siyasi ağırlığının hem de jeostratejik değerinin artmasına katkıda bulunacağı açıktır.

 

Bunun dışında ve buna ilaveten Türkiye’nin enerji yönünden dışa bağımlılığını asgari düzeye indirmek, milli kaynaklarımızın olabildiğince optimal şekilde kullanabilmesini sağlayacak araştırmaların ve politikaların geliştirilmesi yararlı olacaktır.

 

Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin de güvenlikle alakalı neticeleri olabileceği düşünülmektedir. Özellikle ısınma neticesi kuraklığın su kaynaklarını doğrudan etkileyecek olması Türkiye’nin güney komşuları ile zaman zaman kriz noktasına vardırılan sınır aşan sular konusunu ister istemez gündeme taşıyacaktır. Bu hususta da şimdiden gerekli politika ve önlemler üzerinde hazırlık yapılması ihtiyatlı bir davranış olacaktır.

 

Küreselleşme sonucu sermaye ve para akımlarının kolayca sınırları aşmasının, serbest rekabete dayalı pazar ekonomilerinin yaygınlaşmasının sağladığı yararların yanı sıra çeşitli iç baskılara imkân hazırlayabileceğini hatırda tutmak da faydalı olacaktır.

 

Bilgi birikimi her dönemde bir ülkenin kalkınma sürecine yön veren en önemli etken olmuştur. Küreselleşme ve teknoloji ikilisinin gelişmesindeki patlama bilgi birikimini her zamankinden daha önemli kılmıştır. Bilim ve teknoloji arasındaki sıkı bağ göz önünde tutularak AR-GE faaliyetlerine, üniversitelere, araştırma merkezlerine daha fazla yatırım yapılmasına kaynak ayrılması ihtiyacını ortaya koymaktadır.

 

Dış politikanın temel amacının ülkenin dış güvenliğini azami güvenceye bağlamak anlayışı geçerliğini sürdürmektedir. Yakın bir gelecekte uluslar arası dengelerde kayda değer değişiklik beklemek gerçekçi görünmediği cihetle çok yönlü ve çeşitli tehditlere maruz kalabilme durumunda olan Türkiye’nin bugüne kadar olduğu gibi değerlerini ve ideallerini paylaştığı Batı dünyasındaki yerini idame ettirmesi, başta NATO ve AB ile olmak üzere gerek çok taraflı gerek ikili ilişkilerini çeşitlendirip geliştirilmesi güvenlik yönünden önem taşımaktadır.

 

*

 

*              *